Günümüz dünyasında “daha fazlası” sanki yaşamın temel mottosu hâline geldi. Daha iyi bir iş, daha çok kazanç, daha güzel bir ev, daha fazla beğeni… Tüm bu hedefler kulağa motive edici gelebilir, fakat çoğu zaman farkında olmadan bizi içten içe yoran bir döngünün içine çeker. Bir süre sonra, sahip olduklarımızın tadını çıkaramadan, hep bir sonrakine ulaşma telaşında buluruz kendimizi.
Oysa insan zihni, sürekli tatminsizlik hâline alıştığında, başarı hissini de giderek yitirir. NeuroImage dergisinde yayınlanan bir çalışmada (Kringelbach & Berridge, 2017), beynin ödül sistemiyle ilgili şu bulguya dikkat çekiliyor: Dopamin salınımı, yalnızca bir hedefe ulaştığımızda değil, ona ulaşma sürecinde de devreye giriyor. Yani mutluluk, “sonuçta” değil, “yolda olma hâlinde” gizli. Ancak biz çoğu zaman bu yolculuğu gözden kaçırıyoruz.
Bir psikolog olarak, danışanlarımızla çalışırken sık sık bu döngüye rastlıyoruz. “Yeterince iyi değilim” düşüncesi, kişinin içsel motivasyonunu beslemek yerine, kendine yönelik yargıyı derinleştiriyor. Oysa gelişim, bir yarışı kazanmak değil; kendimizle temas kurarak ilerlemekle mümkün. Belki de bazen durmak, nefes almak ve sahip olduklarımızın değerini fark etmek, bizi en çok ileriye taşıyan şeydir.
Hepimiz, görünmeyen çabalarla dolu bir geçmiş taşıyoruz. Kimsenin bilmediği mücadelelerimiz, sessiz direnişlerimiz, içten içe verdiğimiz kararlarımız var. Ve bu çabaların her biri, “daha fazla” olmadan da anlamlı.
Bugün bir an durup, çevremize ve kendimize bakmayı deneyelim. Belki de ihtiyacımız olan şey, daha fazlasını kovalamak değil; zaten elimizde olan şeylerin ne kadar kıymetli olduğunu fark etmektir…









