Order supplements and other products.

Book Now

Book a Consultation

It just takes a few minutes to sign up and get fast, easy access to care, 24/7. No need for your insurance card yet.


Blog

30 Temmuz 2024

Depresyon kavramı kliniklerde olduğu kadar son yıllarda toplumda da sıkça konuşulan bir kavram olmaktadır. Gerek psikolojiye olan ilginin günden güne artması gerekse de toplumdaki depresyon oranının artışı bu duruma öncülük ediyor diye düşünülebiliriz. Bilinenin aksine depresyon yalnızca keyifsizlik, mutsuzlukla açıklanamaz. Kişinin içinde bulunduğu mutsuzluk, neredeyse her gününü etkileyen patolojik bir çökkünlük boyutunda olur. Kişilerin pek çok konuya karşı ilgisini kaybetmesi, etkinliklerden eskisi gibi keyif alamaması, yeme düzenlerinin değişmemesine rağmen kilo kaybı ya da artışı, uyku düzeninde bozulmalar, yorgunluk, bitkinlik hissi, odaklanmada problemler ve hatta yineleyici ölüm düşünceleri de bu mutsuzluk durumuna eşlik eder ve kişinin hayatını işlevsel anlamda etkiler. Depresyonun sebepleri üzerine sıkça konuşulur, bu durum yıllardır araştırmalara da konu olmuştur. Fakat biz bu yazımızda depresyon ve toplum arasındaki hem karmaşık hem de göz önünde olan ilişkileri ele alacağız. Toplumsal baskı ilk akla gelen konu olabilir. Kültürden kültüre değişse de toplumun beklentileri, kalıp yargıları ve bu yargılardan doğan baskılar birey üzerinde ciddi bir stres kaynağıdır. Hayatın içinden kısa örnekler verecek olursak; üniversite öğrencilerine yöneltilen ne zaman mezun olacaklarıyla ilgili sorular, evli çiftlere çocuk sahibi olma konusunda sorular sorular belki de en yaygın örnekler olabilir. Toplumda kabul görme kaygısı bireyde baskı ve stres oluşturarak depresyona öncü olduğu bilinmektedir. Toplumun içinde bulunduğu ekonomik durum kişilerin refahını doğrudan etkileyen bir faktör olduğundan depresyon konusuyla direkt bir ilişkisini bulunur. Ekonomik belirsizlik, işsizlik, gelecek kaygısı, yoksulluk gibi durumlar depresyonu artıran risk faktörleridir. Depresyon ve toplum ilişkisi düşünüldüğünde yalnızlık kavramı da oldukça önemlidir. Depresyon bu anlamda sosyal izolasyon ve destek eksikliğiyle ilişkilendirilir. Sosyal destek; arkadaşlar, aile …

29 Temmuz 2024

Cinsellik, varoluşumuzun temeli ve yaşam boyunca insan olmanın merkezi bir özelliğidir. Psikolojik olarak ele alındığında kişilerin cinsellik ile olan ilişkileri, içine doğdukları kültür, çocukluk deneyimleri, aile dinamikleri, travmatik öykü veya kültürel faktörler gibi pek çok konudan etkilenen bir olgudur. Cinsellik, yaşamın merkezinde bir rol edindiğinden dolayı aslında düşüncelerimizde, duygularımızda, davranışlarımızda, tutum ve inançlarımızda, arzularımızda da yer alır. Dolayısıyla da cinsellik sanıldığı gibi yalnızca cinsel ilişkiye girmek değil; öpüşmek, sarılmak, erotik konuşmalar yapmak, arzulamak, hayal etmek hatta bazen sadece bakışmaktır. Cinsellik varoluşumuzun özü, hayatımızın bu kadar önemli bir parçasıyken ironik bir şekilde aslında içinde bulunduğumuz toplumda üzerine konuşulmayan bir tabudur. Halbuki cinsellik bir keşif sürecidir. Cinsellik üzerine konuşulmalı, kişi kendisini bu konuda tanımalıdır. Cinsellik; içinde tutku, aşk, güven, merak, arzu, şefkat gibi olumlu duyguları barındırırken toplumun normlarına bağlı olarak utanç, suçluluk, yetersizlik, kaygı gibi olumsuz duyguları da barındırabilir. Azımsanmayacak kadar çok kişinin partneri ile cinsellik üzerine konuşma ya da cinsel deneyimde bulunma konusunda zorluk yaşadığı bilinmektedir. Halbuki romantik ilişkilerde cinsellik ilişkinin önemli bir dinamiğidir ve partnerimizle aramızdaki bağın kuvvetlenmesinde önemli bir rol oynar. Cinselliğin daima partnerler arasındaki güven, anlayış ve saygı çerçevesinde olması önemlidir. Her iki taraf için de keyifli, tatmin edici bir durum olmalıyken sağlıklı bir cinsellik için karşılıklı rıza ilk şarttır. Sonrasında ise açık iletişimde bulunulmalı yani ihtiyaçlar, istekler, duygular ve sınırlar net olarak paylaşılmalıdır. Partnerimizin fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarına karşı duyarlı olunduğunda çiftler arasındaki bu deneyim aradaki bağı güçlendirir. Doğamız gereği değişen, dönüşen bizler için cinsellikte monotonluktan çıkılmalı ve çeşitlendirilmelidir. Cinsellik partnerlerin birlikte deneyimledikleri ve keşfettikleri bir dünya …

28 Temmuz 2024

Ergenlik dönemi, bireyin kimlik gelişimi açısından oldukça karmaşık ve belirsizliklerle dolu bir süreçtir. Bu dönemde ergenler hem fiziksel hem de duygusal olarak büyük değişimler yaşarlar. Kimliklerini keşfetmeye çalışırken içsel çatışmalar, aidiyet arayışı ve sosyal normlarla başa çıkma durumunda kalırlar. Ergenlikteki belirsizlikler ve kimlik arayışı, ergenlerde korku ve endişelere neden olabilir. Aile ve toplumun değer yargıları ile kendi istekleri arasında denge kurma çabası, ergenlerin sık sık çatışma yaşamalarına sebep olur. Bu süreçte ergenlerin kendilerini aidiyet duygusu içinde hissetmelerine ve anlaşıldıklarını düşünmeye ihtiyaçları vardır. Ergenlerin, aileleri yerine genellikle akran gruplarıyla daha fazla zaman geçirmeleri ve onların onayını kazanma çabaları da tam olarak bu durumla ilgilidir. Akran grupları, ergenler için önemli bir rol oynar. Bu gruplar, gençlerin kendilerini ifade etmelerine, benliklerini tanımalarına ve sosyal becerilerini geliştirmelerine olanak sağlar. Akranların kabulü, ergenler için güven duygusu yaratır ve toplumsal kabul görme ihtiyaçlarını karşılar. Bu nedenle ergenlik döneminde gençler genellikle aile merkezli olmaktan ziyade akran merkezli bir yaklaşım benimserler. Ancak bu süreçte akran baskısı da ergenlerin baş etmesi gereken yeni bir problem olarak karşılana çıkabilmektedir. Sırf bu baskıdan korunabilmek için ergenler, akranlarının beklenti ve normlarına uymak için bazen kendi değerlerinden ödün verme eğiliminde olabilirler. Bu durum, gençlerin bazı riskli davranışlara yönelmelerine, sigara, alkol, uyuşturucu madde kullanımına başlamalarına veya sağlıksız ilişkiler içine girmelerine neden olabilir. Ergenlerin akranları tarafından dışlanması ve açık bir şekilde eleştirilerek zorbalık görmeleri akran baskısının en sık görünen yönlerinden bir tanesidir. Ergenler akran zorbalığını yaşamamak için sırf arkadaşları kullanıyor diye aslında tadını sevmese bile onlar gibi olduğunu gösterebilmek için sigara veya alkol kullanımına başlayabilir. …

27 Temmuz 2024

Ergenlik, çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecinde fiziksel, zihinsel, duygusal ve sosyal olarak karmaşık ve hızlı değişimlerin yaşadığı dönem olarak tanımlanabilir. Biyolojik olarak ergenlik, cinsiyet hormonlarının (özellikle testosteron ve östrojen) salınımının artması ve vücutta belirgin fiziksel değişikliklerin ortaya çıkmasıyla karakterize bir durumdur. Psikososyal olarak ergenlikte ise ergenlerin kimlik oluşturma sürecinde kendilerini keşfetme, bağımsızlık arayışı, risk alma davranışları ve sosyal ilişkilerde değişim yaşama eğiliminde oldukları gözlemlenir. Ayrıca ergenlik döneminde ergen toplumsal rolleri ve sorumlulukları anlamaya başladığı bir geçiş dönemindedir. Bu süreçteki deneyimler ve etkileşimler, ergenin ilerleyen yaşamındaki yetişkinlik gelişimini etkilemektedir. Ergenlikteki ruh hali değişimleri şiddetli bir şekilde görülür. Granville Stanley Hall ergenin ruh halindeki bu zıtlıkları; enerji ve coşkuya karşı, kayıtsızlık ve sıkılma; neşe ve kahkahaya karşı, hüzün ve melankoli; kibir ve övünmeye karşı, aşağılanma ve utangaçlık; duyarlılığa karşı, vurdumduymazlık; şefkate karşı, acımasızlık gibi çelişkili eğilimler sergilemesiyle açıklamıştır. Ergenliği “fırtına ve stres” olarak tanımlayan Anna Freud da ergenin davranışlarındaki çelişkilere değinmiş ve bu çelişkileri şu şekilde örneklemiştir: “Kendilerini kainatın merkezi olarak gören aynı zamanda hayatın her döneminden daha fazla bağlanma ihtiyacına sahip olan, Bir yandan tutkulu ilişkiler yaşayıp aniden bu ilişkiyi bırakabilen, Bir yandan kendilerini sosyalliğin içine istekle atarken bir yandan da yalnızlığa özlem duyan, Diğer insanlara kaba ve düşüncesizce davranıp kendileri söz konusu olduğunda son derece hassas olan, Duyguları iyimserlikle kötümserlik arasında gidip gelen”. Kuramlardaki zıtlıkları göz önünde bulundurduğumuzda aslında ergenlerin kendi modlarına bile yetişebilmelerinin oldukça zor olduğunu tahmin edebiliriz. Ergenlik döneminde yaşanan bu stresi sürücüsü olmadan çalışan bir arabanın kontrolsüzlüğü gibi düşünebiliriz. Çünkü tüm hormonel değişimler ve sosyal değişiklikler karşısında ergenin …