Depresyon kavramı kliniklerde olduğu kadar son yıllarda toplumda da sıkça konuşulan bir kavram olmaktadır. Gerek psikolojiye olan ilginin günden güne artması gerekse de toplumdaki depresyon oranının artışı bu duruma öncülük ediyor diye düşünülebiliriz.
Bilinenin aksine depresyon yalnızca keyifsizlik, mutsuzlukla açıklanamaz. Kişinin içinde bulunduğu mutsuzluk, neredeyse her gününü etkileyen patolojik bir çökkünlük boyutunda olur. Kişilerin pek çok konuya karşı ilgisini kaybetmesi, etkinliklerden eskisi gibi keyif alamaması, yeme düzenlerinin değişmemesine rağmen kilo kaybı ya da artışı, uyku düzeninde bozulmalar, yorgunluk, bitkinlik hissi, odaklanmada problemler ve hatta yineleyici ölüm düşünceleri de bu mutsuzluk durumuna eşlik eder ve kişinin hayatını işlevsel anlamda etkiler.
Depresyonun sebepleri üzerine sıkça konuşulur, bu durum yıllardır araştırmalara da konu olmuştur. Fakat biz bu yazımızda depresyon ve toplum arasındaki hem karmaşık hem de göz önünde olan ilişkileri ele alacağız.
Toplumsal baskı ilk akla gelen konu olabilir. Kültürden kültüre değişse de toplumun beklentileri, kalıp yargıları ve bu yargılardan doğan baskılar birey üzerinde ciddi bir stres kaynağıdır. Hayatın içinden kısa örnekler verecek olursak; üniversite öğrencilerine yöneltilen ne zaman mezun olacaklarıyla ilgili sorular, evli çiftlere çocuk sahibi olma konusunda sorular sorular belki de en yaygın örnekler olabilir. Toplumda kabul görme kaygısı bireyde baskı ve stres oluşturarak depresyona öncü olduğu bilinmektedir.
Toplumun içinde bulunduğu ekonomik durum kişilerin refahını doğrudan etkileyen bir faktör olduğundan depresyon konusuyla direkt bir ilişkisini bulunur. Ekonomik belirsizlik, işsizlik, gelecek kaygısı, yoksulluk gibi durumlar depresyonu artıran risk faktörleridir.
Depresyon ve toplum ilişkisi düşünüldüğünde yalnızlık kavramı da oldukça önemlidir. Depresyon bu anlamda sosyal izolasyon ve destek eksikliğiyle ilişkilendirilir. Sosyal destek; arkadaşlar, aile bireyleri, komşular, iş arkadaşları ya da topluluk gurupları gibi kişinin çeşitli kaynaklardan edindiği duygusal, davranışsal ve bilgiye dayalı destektir. Kişiler depresyon dönemlerinde kendilerini yalnız hissettiklerinden dolayı sosyal destek aldıklarında duygularını, düşüncelerini ifade edebildiklerinden ya da davranışsal aktiviteler yapma ihtimalleri arttığından dolayı hissettikleri içsel yalnızlık duygularıyla ve olumsuz düşüncelerle başa çıkmakta daha güçlü hissedebilirler. Bu durumun aksine kişinin çevresi tarafından da yalnızlaştırılması depresyon semptomlarını büyük ölçüde artırabilmektedir.
Sonuç olarak sosyal destek, depresyonun gelişimini, şiddetini ve iyileşme sürecini önemli ölçüde etkilemekte olduğundan dolayı depresyonla mücadelede sosyal destek ağlarının güçlendirilmesi önerilir.
Bir diğer önemli konu toplumun depresyonu nasıl algıladığı konusudur. Toplumda depresyon yalnızca ‘üzgün’ ya da ‘endişeli’ gibi daha basit duygusal durumlar olarak görülebilir. Bu algı depresyonun karmaşıklığını ve ciddiyetini hafife aldığından dolayı kişilerde anlaşılamama inançlarını pekiştirir. Halbuki depresyondaki kişinin, içinde bulunduğu durumun derinliğinin anlaşılmasına çok ihtiyacı vardır. Toplumun depresyonu anlayamaması depresyonla mücadele eden kişilerde suçluluk ve utanç duygularını artırabildiğinden dolayı kişiler yardım alma konusunda da çekingen davranabilirler. Haliyle de bu durum iyileşme sürecine bir ket vuracaktır. Ruh sağlığı konusunda toplumların bilinçlenmesi ve bu patolojilerin kabulü oldukça önemlidir.









