Order supplements and other products.

Book Now

Book a Consultation

It just takes a few minutes to sign up and get fast, easy access to care, 24/7. No need for your insurance card yet.


Kayıp ve Yas

Kayıp ve Yas

Kayıp ve Yas

Kayıp, sadece gerçek dünyada yaşanan bir ölüm değil, aynı zamanda bir idealin ya da zihinsel bir yetinin kaybolmasıdır. Hayatımızda bir şeyin ya da birinin önemli bir yer tutması ve onunla özdeşim kurmamız, kaybı anlamlandırmak açısından büyük önem taşır. Bir konuda kayıp yaşadığımızda, yas süreci başlar. Bu süreç hem kişisel hem de sosyal bağlamda derin izler bırakabilir.

Yas tutmanın en belirgin ve güçlü belirtisi, hasret duygusudur. Kişi kaybettiği durumu ya da kişiyi, yeniden görme arzusuyla doludur. Bu durum kaybedilenin yokluğunun zihinsel ve duygusal bir şekilde reddedilmesidir. Örneğin, insanlar sık sık mezarlık ziyaretleri yapar ve “O beni görüyor” gibi düşüncelerle kaybı bir tür gerçeklikten uzaklaştırmaya çalışırlar. Bu davranış, kaybedilenin hâlâ bir şekilde var olduğuna inanma çabasını yansıtır.

Gerçekliği kabul etmemek ve kaybedileni sürekli olarak aramak, kişinin zihninin ve duygularının kayıpla ne kadar obsesif bir şekilde meşgul olduğunu gösterir. Ölümün veya kaybın somut gerçeğiyle yüzleşmek oldukça zordur. Bu yüzden “O burada ve hissediyorum.” gibi düşünceler, kaybedilenin kaybı ile yüzleşmekten kaçan bir inkar hali olarak karşımıza çıkar.

Yas sürecinde, birinin kaybı, yalnızca o kişinin yokluğuyla kalmaz; aynı zamanda bir rolün kaybıyla da birlikte gelir. Örneğin çocuğumuzu kaybettiğimizde, ebeveynlik rolümüz kaybolur ve içsel bir boşluk oluşur. “Bana kim anne ya da baba diyecek?” sorusu, bu kaybın bir uzantısıdır. Bu noktada, aslında bir kimliğimizi kaybederken aynı zamanda rol karmaşası da yaşarız. Kişi kendisini önceki varoluş biçimiyle tanımladığı için kayıp sonrasında “Ben kimim?” sorusu, bir kimlik krizine dönüşebilir.

Kimlik kaybı sonucu olarak kişi, bazen duygularını yaşayamaz ve donuklaşmış bir hale gelir. Derin bir boşluk ve anlamsızlık hissi başlar. Artık dünyaya eskisi gibi anlamla bakamayan kişi, etrafındaki her şeyde bir eksiklik, bir kayıp hissi duyar.
Yas süreci, genellikle sabırla beklenen basamaktan basamağa geçişle ilerleyen bir süreç değildir. Tam aksine, yas döngüsel bir hal alır. Bir an kaybı kabullenirken, bir başka an öfkeli olabiliriz. Bu duygusal dalgalanma, kişinin kaybı ne kadar derinde hissettiğine işaret eder. Yas, doğasında karışıklık ve karmaşa barındırır.

Önemli olan, bu süreci doğal bir süreç olarak kabul etmek ve kişinin kendini duygusal olarak ifade etmesine olanak tanımaktır. Kişi, bu duyguları bastırmadan yaşamalıdır. Yas süreci, bitiş ya da başlangıçtan ziyade, bir tür iyileşme yolculuğudur. Fakat yaşanan kayıptan sonra bir yıl kadar süre geçmesine rağmen hala ilk günkü gibi hissediyorsa ve kişi işlevselliğini kaybediyorsa (işine devam edemiyor, duş almak gibi aktiviteleri yerine getiremiyor, kimseyle konuşmak istemiyor vb.) uzamış yas bozukluğu olduğu düşünülür.

Uzamış Yas Bozukluğu Nedir ve Bu Durumda Ne Yapılır?
Yas, zamanla iyileşen bir süreçtir, ancak bazı durumlarda kişi, kaybın etkisinden çıkmakta zorlanabilir. Uzamış yas bozukluğu, kaybın ardından yas sürecinin uzun süre devam etmesi, kişinin duygusal olarak iyileşememesi ve bu sürecin günlük yaşamını olumsuz şekilde etkilemesiyle karakterizedir. Uzamış yas, yalnızca kaybedilen kişinin yokluğuyla değil, kişinin duygusal ve psikolojik olarak kayıp sonra “hayatına devam etme” konusunda zorlanmasıyla ilgilidir.

Kişi, kaybı kabul edemez, sürekli olarak kaybedilenin hayalini kurar ya da geçmişe takılı kalır. Bu durumda kişi, genellikle yoğun bir anksiyete, depresyon ve derin bir yalnızlık hissiyle boğuşur. Kaybın etkisi, zaman içinde geçmek yerine daha da derinleşebilir, iş ve sosyal hayatını etkileyebilir ve kişiyi içsel bir boşluk içinde hapseder.

     Uzamış yas bozukluğu yaşayan bir kişi ne yapmalıdır?

  • Profesyonel destek almak: Uzamış yas süreci, bir terapist veya psikolog ile çalışarak sağlıklı bir şekilde yönetilebilir. Kişi, duygusal tepkilerini anlamak ve kaybı kabul etmek konusunda rehberlik alabilir.
  •  Duygularını yaşamak ve kabul etmek: Uzamış yas sürecindeki kişiler, kaybın acısını bastırma eğiliminde olabilirler. Duygusal tepkileri kabul etmek ve hissetmek, iyileşme sürecinin bir parçasıdır. Bu, zaman zaman zorlayıcı olabilir ancak bu duyguları yaşamak gereklidir.
  • Destek gruplarına katılmak: Benzer kayıpları yaşamış diğer insanlarla bir araya gelmek, kişinin yalnız olmadığını hissetmesini sağlar ve topluluk desteğiyle iyileşme süreci hızlanabilir.
  • Zihinsel ve duygusal sağlığı ön planda tutmak: Meditasyon, yürüyüşler, sanatsal aktiviteler gibi rahatlatıcı aktiviteler, kayıptan kaynaklanan duygusal yükü hafifletebilir ve iyileşmeye katkıda bulunabilir.

Sign up for free class

It’s easy and free!


limanonlinepsikoterapi

limanonlinepsikoterapi

Diğer Blog Yazıları

17 Aralık 2025

Evlilikte daha çok anlaşılmak, daha değerli hissetmek ve daha mutlu olabilmek çoğu zaman birbirine bağlı üç temel ihtiyaç olarak karşımıza çıkar. Klinik psikoloji alanında yapılan çalışmalar, bireyin romantik ilişkide kendini ne kadar görülmüş ve duyulmuş hissettiğinin, ilişki doyumu üzerinde oldukça belirleyici olduğunu göstermektedir. Eşlerden birinin diğerini gerçekten anlamaya çalışması, duygularını dikkate alması ve bunları iletişimde yansıtması; ilişkideki duygusal güvenliğin en önemli yapı taşlarından biridir. Bilimsel bir araştırmada da bu durum açıkça ortaya konmuştur: “Perceptions of romantic partners… through the lens of felt understanding and appreciation” başlıklı çalışma, kişinin partneri tarafından anlaşıldığını ve takdir edildiğini hissetmesinin, ilişkiyi olumlu yönde şekillendirdiğini göstermektedir. Bu nedenle evlilikte anlaşılma hissi, yalnızca bir iletişim becerisi değil; duygusal yakınlığı besleyen güçlü bir psikolojik ihtiyaçtır.Evlilikte değerli hissetmek ise kişinin ilişkinin içinde bir anlamı olduğuna dair içsel bir algı geliştirmesiyle ilgilidir. Değer algısı, bireyin hem kendilik saygısını hem ilişki içindeki yerini belirleyen önemli bir ölçüttür. Eşlerin birbirlerine yönelik küçük ama anlamlı davranışları, kararlarda birbirinin fikrini önemsemesi, emeklerin takdir edilmesi gibi tutumlar; kişinin “Bu ilişkide benim varlığım önemli” düşüncesini güçlendirir. Araştırmalar da bu sürecin bilimsel zeminini desteklemektedir. Bir meta-analiz çalışmasında, evlilik doyumunu etkileyen faktörlerin büyük ölçüde iletişim ve içsel motivasyonla ilişkili olduğu, bu iki unsurun ilişki dinamiklerini güçlü şekilde açıkladığı gösterilmiştir. Bu bulgu, eşlerin birbirlerini değerli hissettirecek iletişim biçimleri geliştirmesinin ne kadar anlamlı olduğunu ortaya koymaktadır.Tüm bu süreçlerin birleşimi ise evlilikte mutluluğun sürdürülebilir hâle gelmesini sağlar. Mutluluk yalnızca olumlu duyguların anlık yaşanması değil, ilişkinin genel işleyişinin sağlıklı olmasıyla ortaya çıkan süreğen bir iyilik hâlidir. Bir başka araştırmada, evlilik doyumunun hem …

29 Ekim 2025

Hiç düşündünüz mü, aynı evde büyüyen kardeşlerin birbirinden ne kadar farklı olduğunu? Bazen biri sessiz ve uyumlu olurken diğeri daha tepkisel ya da mesafeli olabilir. Aslında bu fark, sadece kişilik özelliklerinden değil, aynı zamanda ebeveynlerinin farklı zamanlarına doğmuş olmalarından kaynaklanır. Biz psikologlar olarak biliyoruz ki, hiçbir kardeşin anne ve babası tam olarak aynı değildir. Çünkü her çocuk, ebeveyninin farklı bir dönemine tanıklık eder.Bir çocuk, anne ve babasının hâlâ genç, idealist ve öğrenme sürecinde olduğu yıllarda dünyaya gelir. Diğeri ise onların yorgunluklarının, kayıplarının, yaşanmışlıklarının üzerine doğar. Böylece her biri, aynı hikâyenin farklı sahnelerinde yer alır. Bir kardeş, ebeveyninin “nasıl anne-baba olunur”u denediği dönemin yansımasıyken; diğeri “nasıl dayanılır, nasıl sabredilir”in cevabını gözlemler.Zaman geçtikçe, anne babalar da değişir. Belki daha sakinleşiriz, belki daha kaygılı hale geliriz. Hayat, bizleri dönüştürür. Bu yüzden her çocuk, ebeveyninin farklı bir versiyonuyla büyür. Bu durum, kardeşlerin birbirinden uzaklaşmasına neden olabilir ama aslında her biri aile tarihinin ayrı bir katmanını taşır.Kardeşler arasındaki farkı anlamak, sadece bireysel değil, kuşaklar arası aktarımın doğasını da anlamaktır. Çünkü bizler, yalnızca yetiştirildiğimiz anne babanın değil, onların o anki ruh hâlinin, koşullarının, yaşadıkları kayıpların da ürünüyüz.Amerikalı psikoterapist Daniel Stern’in bir makalesinde söylediği gibi:“Bir çocuk doğduğunda, yalnızca o değil, ebeveyn de yeniden doğar. Her doğum, hem bir bebeği hem de o bebeğin ebeveynini yaratır.”(Stern, D. N. (1995). The Motherhood Constellation. Basic Books.)Bu cümle bize şunu hatırlatıyor: Her çocukla birlikte anne ve baba da değişir. Dolayısıyla, her kardeş farklı bir anne babaya sahip olur; isimler aynı kalsa bile, yaşantı bambaşkadır.Biz terapistler, aile içindeki çatışmalarda ya da kardeş …

23 Ekim 2025

Günümüz dünyasında “daha fazlası” sanki yaşamın temel mottosu hâline geldi. Daha iyi bir iş, daha çok kazanç, daha güzel bir ev, daha fazla beğeni… Tüm bu hedefler kulağa motive edici gelebilir, fakat çoğu zaman farkında olmadan bizi içten içe yoran bir döngünün içine çeker. Bir süre sonra, sahip olduklarımızın tadını çıkaramadan, hep bir sonrakine ulaşma telaşında buluruz kendimizi. Oysa insan zihni, sürekli tatminsizlik hâline alıştığında, başarı hissini de giderek yitirir. NeuroImage dergisinde yayınlanan bir çalışmada (Kringelbach & Berridge, 2017), beynin ödül sistemiyle ilgili şu bulguya dikkat çekiliyor: Dopamin salınımı, yalnızca bir hedefe ulaştığımızda değil, ona ulaşma sürecinde de devreye giriyor. Yani mutluluk, “sonuçta” değil, “yolda olma hâlinde” gizli. Ancak biz çoğu zaman bu yolculuğu gözden kaçırıyoruz. Bir psikolog olarak, danışanlarımızla çalışırken sık sık bu döngüye rastlıyoruz. “Yeterince iyi değilim” düşüncesi, kişinin içsel motivasyonunu beslemek yerine, kendine yönelik yargıyı derinleştiriyor. Oysa gelişim, bir yarışı kazanmak değil; kendimizle temas kurarak ilerlemekle mümkün. Belki de bazen durmak, nefes almak ve sahip olduklarımızın değerini fark etmek, bizi en çok ileriye taşıyan şeydir. Hepimiz, görünmeyen çabalarla dolu bir geçmiş taşıyoruz. Kimsenin bilmediği mücadelelerimiz, sessiz direnişlerimiz, içten içe verdiğimiz kararlarımız var. Ve bu çabaların her biri, “daha fazla” olmadan da anlamlı. Bugün bir an durup, çevremize ve kendimize bakmayı deneyelim. Belki de ihtiyacımız olan şey, daha fazlasını kovalamak değil; zaten elimizde olan şeylerin ne kadar kıymetli olduğunu fark etmektir...

12 Ekim 2025

Hayatımızın belirli dönemlerinde hepimiz benzer soruları sorarız: 'Neden hep ben?', 'Neden aynı şeyler tekrar tekrar başıma geliyor?', 'Neden hep benzer insanlara denk geliyorum?'Bu soruların cevabını bazen yıllar boyu ararız bazen de çaresiz bir kabullenme içinde oluruz. Bazen bu döngülerin kökeni bizimle başlamayan ama bize kadar ulaşan bir hikayenin içinde gizlidir.Aileden Gelen Görünmez MiraslarMark Wolynn'in 'Seninle Başlamadı' adlı kitabı, travmaların yalnızca bireysel deneyimler sonucu yaşanmadığını aynı zamanda kuşaklar arası bir aktarım olabileceğini hatırlatıyor. Yani, hissettiğimiz bazı duygular , inançlarımız, davranışlarımız bize ait sandığımız halde aslında geçmiş kuşaklardan bize aktarılmış olabilir. Aileler yaşadıkları travmatik deneyimleri farkında olmadan sonraki nesillere aktarırlar. Biz de çoğu zaman bu duygusal mirası kendi kimliğimizin bir parçası zannederiz. Genetikten Fazlası: Duygusal ve Epigenetik AktarımlarSon yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar, travmaların yalnızca sözlü veya davranışsal yollarla değil epigenetik olarak da aktarılabildiğini gösteriyor. Yani bir bebek daha anne karnındayken annenin korkularına, kaygılarına, stresine, travmalarına maruz kalabiliyor. Bu durum, çocuğun duygusal gelişiminde rol oynuyor. Dolayısıyla 'Ben böyleyim işte.' dediğimiz pekçok özelliğimiz aslında 'Benimle başlamadı.' diyebileceğimiz derin bir geçmişim yankısı olabiliyor.Bu Bir Kader DeğilKendimizi tanımak yalnızca bireysel hikayemizi değil taşıdığımız kolektif hafızayı da anlamaktan geçer. Geçmişi fark etmek, geçmişin üzerimizdeki etkisini tanımak dönüşümün ilk adımıdır. Travmanın izleri silinmez fakat bu izlerle barışıp, daha iyi başa çıkmak mümkündür. Çünkü insan geçmişiyle barıştıkça geleceğini özgürleştirme gücü kazanır..Kendimizle Barışmanın GücüKlinik deneyimlerimizden biliyoruz ki bireyin kendi hikayesini reddetmesi ya da ondan kaçması içsel çatışmaları derinleştiriyor. Oysa gerçek anlamda iyi hissetme ancak kişinin hem kendisiyle yüzleşmesi hem de geçmişini anlamasıyla başlar. Kendimizi anladığımız zaman başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler de değişmeye başlar. Mücadele gerektiren, yorucu ve …

6 Ekim 2025

İnsanın en temel psikolojik ihtiyaçlarından biri anlaşılma ihtiyacıdır. Bazen samimi bir dost sohbetinde, bazen de yalnızca göz göze geldiğimiz bir anda anlaşılmış hissetmenin yarattığı o içten sıcaklığı tarif etmek çoğu zaman kolay değildir.Anlaşılmak, güvende hissetmemize, kendimizi görülmüş ve kabul edilmiş hissetmemize, ilişkilerimizde duygusal derinlik kazanmamıza ve aidiyet hissetmemize katkı sağlar. Peki daha iyi anlaşılmak mümkün müdür?Sıkça duyduğumuz empati kavramı bu noktada kilit bir rol oynar. Empati, karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini kendi perspektifimizden değil, onun yaşadığı koşullar ve deneyimler doğrultusunda anlamaya, onun yerine kendimizi koyarak dünyayı onun gözünden görmeye çalışmaktır. Empati, iletişimde ve dolayısıyla ilişkilerde oldukça önemli bir kavramdır. Yapılan araştırmalarda empati becerisi yüksek bireylerin daha sağlıklı ve tatmin edici ilişkiler kurduğunu göstermektedir. Empati yoluyla anlaşıldığımızda derin bir duygusal bağın temelleri atılır.Ancak duyguların karşılıklı anlaşılabilmesi için öncelikle bu duyguların açıkça ifade edilmesi gerekir. Bu noktada, iletişim kuramlarında sıkça vurgulanan önemli bir ilkeye kulak vermek gerekir: Anlaşılmayı beklemek için önce doğru anlatabilmek gerekir. Duygularımızı ve düşüncelerimizi açık ve dürüst bir şekilde ifade ettiğimizde, karşımızdakine de bizi anlama fırsatı tanırız. Ancak duyguları açıkça ifade etmek, hepimiz için kolay ya da doğal bir süreç olmayabilir.Çocukluk döneminde alınan mesajlar, olayları değerlendirme biçimimizi ve dolayısıyla kendi duygularımızı ve çevremizdekilerin duygularını algılama biçimimizi etkileyebilir. Bu durum, hem kendimizi tanımamızda hem de başkalarını anlamamızda farklılıklar yaratabilir. Örneğin, bazı bireyler üzüntü, kırgınlık ya da utanma gibi duygularını ifade etmekte zorlandıklarında, bu duygular yerine öfke gibi daha belirgin tepkiler gösterebilirler. Durum böyleyken yanlış anlaşılmalar ve iletişim kopuklukları kaçınılmaz olur.Sosyal ve duygusal zorlukların ele alındığı terapi süreçlerinde, genellikle ilk adım duyguları …

13 Nisan 2025

“Narsist” kelimesi son zamanlarda o kadar sık karşımıza çıkıyor ki neredeyse moda oldu. Biri biraz fazla kendinden bahsetse, bir selfie fazla paylaşsa hemen etiket hazır: “Tam bir narsist!” Peki gerçekten bu kadar basit mi? Ya da şöyle soralım: Narsisizm sadece diğerlerinde gördüğümüz bir özellik mi, yoksa hepimizin içinde bir yerlerde,küçük de olsa bir parçası mı var?Narsisizm sadece aynaya bakmak değildi. Genelde narsisizmi kibirle, kendini beğenmişlikle karıştırıyoruz. Oysa bu kavram psikolojide çok daha derin bir yere sahip. Kendini değerli hissetme ihtiyacı, onaylanma arzusu, fark edilme isteği... Bunlar aslında her insanda olan doğal duygular. Birinin beğenisini almak ya da başarılarımızla gururlanmak bizi kötü biri yapmaz. Ama narsisizm dediğimiz yapı, bu ihtiyaçların kontrolden çıkmış halidir. Sürekli onay beklemek, eleştiriye tahammülsüz olmak, kendini hep en haklı, en üstün görmek… Dahası, başkalarının sınırlarını, duygularını göz ardı etmek. İşte bu noktada sağlıksız bir narsisizmden söz etmeye başlarız. Modern zamanlar: “Ben” çağı Günümüz kültürü tam anlamıyla bir “ben gösterisi” sunuyor. Çocuklara küçük yaşlardan itibaren “sen özelsin, en iyisisin, herkes seni alkışlamalı” mesajları veriliyor. Bu niyetle başlanan sevgi dolu cümleler, zamanla bireyde doyumsuz bir onay beklentisine dönüşebiliyor. Sosyal medya ise bu kültürü adeta besleyen bir araç haline geldi. Herkes kendi hayatının başrolünde, kendi hikayesini anlatıyor. En güzel kahveyi içtiğimiz, en formda halimizle poz verdiğimiz, en mutlu ilişkimizi sergilediğimiz kareler... Sanki hayatın sadece “iyi” anlarını göstererek bir yarışa girmiş gibiyiz. “Bakın ben varım, ben mutluyum, ben beğenilmeye değerim” deme ihtiyacı, zamanla bir performansa dönüşüyor. Kendimize dürüst olalım: Hepimizde biraz var.Bazen bir beğeniye fazla anlam yüklüyoruz. Bir yorum gelmediğinde moralimiz …